Gonul dili

19/4/2007 - YENİ YERİMDE BULUŞALIM

TAŞINDİK

Muhterem blogcular,

Hepinizi Allah'ın selamı ile selamlıyorum.

Biliyorsunuz değişmek ve değişime ayak uydurmak son zamanlarda bir zorunluluk haline geldi. Biz de eski "gonulpinari" blogumuzu "gonulsuyu" ile değiştirip yeni bir düzenleme ile yola devam edelim dedik. "Blogcu" servisinden " blogspot" tarafına geçerek çoğunuluğa uyalım dedik. Bakıyorum, çoğunluk bu servisten istifade ediyor. Biz de öyle yaptık.

İnşallah yeni imaj ile birlikte biz de bir takım yeniliklere teşebbüs edeceğiz. Öncelikle daha sık ve "ŞIK" yazmaya gayret edeceğiz. Değişik konularla ama temel değerlerimize bağlı kalarak yazacağız. Temel değerlerimizin neler olduğunu zaten biliyorsunuz. "Hakkın hatırı yüksektir, hiçbi hatıra feda edilmez" şeklinde özetleyebileceğimiz bir çerşeve içinde kalacağız.

Bol paylaşımlı bir hizmet olmasını diliyor, yorumlarınızla destek olacağınız ümit ediyorum.

 

www.gonulsuyu.blogspot.com      adresinde bekliyorum.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

10/4/2007 - B A H A R

 

Yemyeşil tropik Ağaçlar Ormanlar

 


Bahar Gelince

İlkbahar gelince çıksan bağlara,
Bülbül sesi gelir, su sesi gelir.
Tefekkür gözüyle baksan dağlara,
Dinlesen derinden Hû sesi gelir.

Vadileri arındırır sisinden,
Yamaçları dumanından pusundan,
Uyandırmak için kış uykusundan,
Ilık rüzgarların bûsesi gelir.

Kuru dallar çiçek açar canlanır,
Boz yamaçlar yeşillenir allanır,
Sanki cennetten bir çiçek yollanır,
Mor menekşelerin kokusu gelir.

Her yıl haşrin bir misâli görülür,
Sur üflenir cenazeler dirilir,
Sanki yeryüzüne mahşer kurulur,
Toprakta canlılar ordusu gelir.
 

 

 

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

3/4/2007 - BİSMİLLAH HER HAYRIN BAŞIDIR

 

 

              YENİDEN BAŞLAMAK

       Çukura düşen bir karınca, minik adımları ile yukarı doğru tırmanıyor, tam çukurdan çıkacağı anda ayağının altındaki toprak zerreleri kayıyor ve karınca tekrar çukurun dibine düşüyor. Fakat hiç vakit  kaybetmeden tekrar tırmanış başlıyor. Yine düşüyor, yine tırmanıyor, bu iş defalarca tekrar ediliyor.  Kimbilir kaçıncı teşebbüsten sonra karınca çukurdan çıkmayı başarıyor.  Yani bir karınca, kendi boyundan çok büyük bir çukurdan çıkmak için defalarca tırmanmak zorunda kalıyor ve her düşüşten sonra yeniden tırmanışa geçiyor.

    Biz de günlük yaşantımız içinde bir çok zorluklarla karşılaşıyoruz . Zira hayat yolu, çok çeşitli tuzaklar, barikatlar, ve çukurlarla doludur. Gaflet dereleri, günah çukurları, nefis ve şaytanın tuzakları, geçim derdi, hastalık, ihtiyaç ve zaruret gibi zorluklarla her an karşı karşıya bulunuyoruz. Bu badirelerin   bazılarında küçük bir gayretle kurtulup  yolumuza devam ederken, bazılarından kurtulmak için de çok büyük çabalar sarfetmek zorunda kalıyoruz.

      İnsan olarak, âcizlik, fakirlik, hüsran ve nisyan gibi noksanlarımız olduğu gibi, azim, gayret, ümit, şevk,  tevekkül ve teşebbüs gibi meziyetlerimiz de mevcuttur.  Fakat nedense çok defa meziyetlerimiz yerine noksanlarımız ön plana çıkıyor. Zorluklar karşısında  hemen pes edip teslimiyet bayrağını çekiyoruz. Sonra da " kaderimiz böyleymiş" diyerek kendi kusurlarımızı kadere havale ediyoruz.

      Güçlükler karşısından bir karınca kadar gayret gösteremiyorsak, insanlığımızı  sorgulamamız gerekir diye düşünüyorum. 

      Bediüzzaman Hazretleri, " yeis her kemâle mânidir" diyor. Bunun tersi olan ümit, şevk ve gayret  ise, her türlü başarının anahtarıdır.  Ümidin kaynağı da , imandır.  "İman hem nurdur, hem kuvvettir, hakiki imanı elde eden kişi, kâinata meydan okuyabilir."

       Hayat, monoton bir yolculuktan ibaret değildir.  Hayat yolculuğunun her anında karşımıza yüksek bir engel, derin bir çukur çıkabilir. Bunları  aşmak için ilk teşebbüsümüzde başarısız da olabiliriz. Ama başarmak  azim ve ümidi ile yeniden harekete geçersek,  aşamıyacağımız engel ve çıkamayacağımız çukur yoktur.

       Yeter ki her düşüşün sonunda yeniden başlamasını bilelim ve başlarken de "BİSMİLLAH " 'ın kuvvet ve bereketinden istifade edelim.

 

 

 

 

            BİSMİLLAH

"Allah adın zikredelim evvela,"

  Her hayırlı işin başı Bismillah.

  "Cümle işte vâcib oldu her kula,"

  Kâinatın temel taşı Bismillah.

 

  Bil ey nefsim şu mübarek kelime,

  Bir İslâm nişânı verir eline,

  Tesbih olmuş mevcudatın diline,

  Bütün zikirlerin başı Bismillah.

 

   Bitkiler tâzimle  Bismillah diyor,

  Yerden yemi, gökten suyu geliyor,

  İnce bir kök kayaları deliyor,

  Yumuşatır demiri, taşı Bismillah.

 

  Bismillah der ağaçların dilleri,

  Yaprakları, çiçekleri, dalları,

  Leziz meyvelerle dolar kolları,

  Rezzak isminin nakışı Bismillah.

 

  Toprak Bismillah der, bağrı ot olur,

  İnek ot yer, memesinde süt olur,

  Damla Bismillah der, bir rahmet olur,

  Bahara çevirir kışı Bismillah.

 

  Bismillah ne büyük, tükenmez kuvvet,

  Eksilmez hazine, bitmez bereket,

  En güzel sermaye, en büyük servet,

  Elmasa çevirir taşı Bismillah.

 

 Bismillah diyerek ,yürürse bir kul

 Dağ ve deniz  olur ona tozlu yol,

"Ey ateş serin ve selametli ol"

 Suya çevirir ateşi Bismillah.

 

  Akıllı bir tüccar olmak istersen,

  Besmeleyle başla, ne alıp versen,

  Her işin denk gider Bismillah dersen,

  Dindirir gözlerde yaşı Bismillah .

 

  Besmele dillerde en güzel kelâm,

  Onunla ayakta duruyor âlem,

  Onunla başla ve işle vesselam.

  Kolay eder en zor işi Bismillah.

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

28/3/2007 - MAL SAHİBİ, MÜLK SAHİBİ

 

             

    

 

                        BENİM DEDİKLERİM BENİM OLSAYDI

        Benim diyerek sahiplendiklerimiz gerçekten bizim olsaydı, acaba onları terk eder miydik?   Ben, son durağı belirsiz bir yolda ilerliyorum, benim dediklerimin hiç birisi bana yol arkadaşlığı etmiyorlar. Her durakta birisi beni terk ediyor. Bunlar benim olsaydı, beni bırakıp giderler miydi? Veya ben onları elimden bırakır mıydım acaba?  

      Demek ki benim dediklerimin hiç birisi benim değilmiş.

     Benim çocukluğum, benim gençliğim benim sağlığım sıhatim diyoruz ama,hiç birisi bizde kalmıyor. Şöyle bir geriye doğru dönüp bakıyorum, bir zamanlar benim olanların birçoğu bugün benden ayrı ve uzakta bulunuyor. Onları tekrar elde etme imkânım da yok. Her gün bedenimizden bir şeyler değişiyor, bazı hücreler gidiyor, yenileri geliyor. Belli bir yaştan sonra gidenler artarken gelenler azalıyor. En sonunda "benim" dediğimiz cesedimiz de bizden ayrılıp toprağın bağrına düşüyor.

         Demek ki bu beden bize ait değilmiş.

      Çok güzel bir eve, çok değerli eşyalara, son model arabalara sahip olanlar var. Kimisi fabrika sahibidir, kimisinin şirketleri, holdingleri vardır. Kimisi de çok büyük bir şöhret ve servet sahibidir. Ama bir bakarsınız, bir deprem olur, sarayları köşkleri yerle bir olur. Bir kaza meydana gelir, son model arabaları hurdaya döner. Şirketler iflas eder holdingler batar. Bugün sevilen ve alkışlanan ünlü bir sanatçı, yarın unutulur gider, şöhretini de servetini de kaybeder.

      Demek ki insana verilen mal, mülk, servet ve şöhret ona ait değilmiş.

      Eskiden dünyayı titreten krallar, hükümdarlar ve padişahlar vardı. Koca kıt'a lara hükmederler, ülkelere " benim ülkem", milletlere "benim teb'am" derlerdi. Ama bugün ne krallar ve hükümdarlar var, ne de o ülke ve insanlar yerinde duruyor. Dünyayı taht-ı emrinde zanneden hükümdarların bugün hiç birisinin ne hükmü geçiyor, ne tacı tahtı yerinde duruyor.

      Bir çok yerlerde eski ören yerleri vardır. Bazılarının büyük kısmı yıkılmış, bazılarının sadece bir duvarı duruyor, bazılarının da temel taşlarından başka bira şeyi kalmamıştır. Kitabelerine bakarsınız, bilmem kaç bin yıl önce, bilmem hangi kralın sarayı ve ya köşkünün kalıntısı olduğu yazar. Bir zamanlar o krallar, buralara " benim sarayım, benim köşküm, benim mülküm" diye sahip çıkıyorlardı. Ama bugün ne krallar var, ne sarayları yerinde duruyor.

     Yunus Emre'nin, " mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi" dediği gibi, hiçbirinin bugün ilk sahipleri hayatta yoktur.

      Demek ki o saltanatın sahibi onlar değilmiş.

      Bir insan vaktini boşar harcar, servetini boş yere sarf eder, hayatını boşa geçirir, kendisini ikaz edenlere de " size ne oluyor, bu benim hayatım" derse, ne kadar büyük bir akılsızlık etmiş olur değil mi? Halbu ki, o hayat onun olsaydı, kendisini terk edip gitmeyecekti. Ama bakıyorsunuz, "bu benim hayatım" diyen birisi, az sonra hayatını kaybetmiş. Yani hayat kendisini terk etmiş gitmiş.

        Demek ki hayatımız da bizim değilmiş.

 

        Bütün bunlar bize emanet olarak verilmiş, bir müddet kullanmamıza ve istifade etmemize müsaade edilmiş. Bu geçici dünyada, her şeyin harap olup zayi olduğu şu hayatta, bizim bunlar sahip olamayacağımızı bilen Rabbimiz, bunları bizden almak korumak istemiş, başka bir âlemde daha güzel bir şekilde ve ebedî olarak bize geri vereceğini  teklif ve vaad etmiş.

      Bize düşen, böyle bir teklifi canımıza minnet bilmektir,  bin teşekkür ile kabul etmektir..

                 

7 YorumYorum yaz!Bağlantı

22/3/2007 - MUHABBET HAFTASI

 

                                    MUHABBET VE KIYAMET

       Kainat dediğimiz şu muazzam sistem, sayısını bilemediğimiz yıldızlardan ve galaksilerden meydana gelmiştir. Her birisinin ayrı bir kütlesi, hızı ve yörüngesi vardır. Dünyamızın da içinde bulunduğu bu muhteşem topluluk arasında tam bir uyum, ahenk ve denge bulunmaktadır. Sanki onları muazzam ve muntazam bir bağ, bir birlerine bağlamakta, kainatın intizamı bu şekilde sağlanmaktadır. O koca kütleler bir birine çarpmıyor, biri birinin yolunu kesip vazifesine engel olmuyor, büyük cisimler kendilerinden daha küçük olanları taciz edip yanlarından kovmuyorlar.

        İçinde bulunduğumuz dünyaya bakıyoruz, onun da güneş sistemi içinde küçüklüğü ile beraber çok büyük vazifeleri bulunuyor ve bu vazifelerini emniyet ve huzur içinde yerine getiriyor. Kardeşleri olan diğer gezegenlerle aralarında tam bir uyum ve ahenk mevcut.

       Dünya üzerindeki canlı cansız, her türlü varlıklara bakıyoruz, onların da aralarında  şahane bir dostluk, güzel bir kardeşlik, samimi bir irtibat görüyoruz. Sanki her şey bir birine görünmez ve güçlü bir bağ ile bağlı bulunuyor.

       Atomlardan galaksilere, bitkilerden hayvanlara, meleklerden insanlara ve cinlere kadar, her mahluk arasında çok hikmetli ve ibretli irtibat ve insicam göze çarpıyor. Bu sarsılmaz bağın ne olduğunu merak edip, mahiyetini  araştırınca, aradığımız cevabı Kur’an’dan ve O’nun tebliğcisi olan Hz Muhammed Aleyhisselatü Vesselam’ dan öğreniyoruz. Resûlullah Efendimiz, bir hadis-i Kutsi de Rabbimizin “Habibim, sen olmasaydın kainatı yaratmazdım” dediğini bildiriyor. Buradan da, kainatın mayasında muhabbet olduğunu anlıyoruz.  Bediüzzaman Hazretleri de bu durumu “kainatın sebeb-i vücudu muhabbettir” şeklinde ifade etmiştir. Demek ki atomları, molekülleri, galaksileri, insanların kalp ve gönüllerini bir birine bağlayan bu kuvvetli bağ, muhabbetten başka bir şey değildir.

       Kainatın mayası olan sevgi, en çok da insanın kalbinde toplanmıştır. Zira insan kalbi, Cenab- Hak’kın Cemâl, Kemâl ve Muhsin isimlerinin en parlak bir şekilde tecelli ettiği bir aynadır. İnsan güzele âşık olur, mükemmel olanı ister, kendisine ihsan edeni sever ve sayar. İşte bu duyguları içinde barındıran kalp, insanın  çevresine muhabbet nazarı ile bakmasını sağlıyor. Âlemde ne varsa, insanla arasında bir dostluk ilişkisi olduğunu insana gösteriyor.   Bu demektir ki, insanın olduğu yerde sevgi, sevginin olduğu yerde insan vardır.  Böyle bir kalbe sahip olan insan, her şeye sevgi nazarıyla bakar. Her şey ona dost ve kardeş görünür.

      Muhabbetin olmadığı yerde ise, husûmet vardır, hiddet ve şiddet vardır Eğer insanların kalbinde hakiki sevgi olsaydı, bugün yaşanan vahşet ve dehşet tabloları ortaya çıkmayacaktı. Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan insanlık dramları yaşanmayacaktı. Kalbinde sevgi taşıyan bir insan, kendi çocuğu için canını verirken, başkasının çocuğuna silah doğrultup ateş edebilir mi?  Filistinde çocukların üzerine tank sürüp füzelerle ateş açanlar, acaba nasıl bir kalp taşıyorlar? Bunların sevgiden ve insanlıktan nasibi ne kadardır? 

      İnsanın mayasında, yani fıtratında sevgi vardır. Bu sevgi, Cenab-ı Hak tarafından kalplere yerleştirilmiştir. Fıtratı bozulmamış bir insan, her şeyi Allah nâmına sever. Çünkü canlı ve cansız  her varlık eşsiz bir sanat eseridir. Sevilmeye  lâyıktır. İnsan hem bu sanatlı eserleri, hem de onların sanatkârını sever. Ama bugün bakıyoruz, ağaçlar kesiliyor, ormanlar yakılıyor, sular zehirleniyor, sulardaki canlılar öldürülüyor.  Hava, su, toprak kirletiliyor. Dünyadaki ekolojik denge bozuluyor. Sonra da küresel felâketler kapıya dayanıyor. Demek ki  bugün insanlığın kâbusu haline gelen küresel ısınmanın da temelinde, sevgisizlik yatmaktadır. İnsanlar dünyayı ve içindekilerini fıtratlarının gereği gibi sevselerdi, dünyayı bu hale getirmezlerdi. Önce fıtratlar bozuldu, sonra ekolojik denge bozuldu diyebiliriz.

     Sevgisizliğin, insanların ve dünyanın başına ne işler açtığını yaşayarak görüyoruz. Bediüzzaman Hazretleri ne güzel söylemiş: “ Muhabbet kâinatın sebeb-  vücududur” Muhabbet ortadan kalkarsa, kâinatın varlığının da bir sebebi kalmayacaktır.  Varlıkları birbirine bağlayan ip kopacak, her şey başını alıp gidecektir. Galaksiler, yıldızlar, güneşler uydular yörüngesinden çıkacak, dünya da başını bir başka gezegene çarpacak ve kıyamet kopacaktır.

     İnsanların kalplerinde sevgi uzaklaştıkça, kıyamet yaklaşmaktadır.

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Gonul dili ile muhabbet..

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Kategori yok

Arkadaşlarım

ertugrultasci
fatoscb
panikyok
1984nilufer